Adalet istenci, temelini insan doğasından alan, diğer canlılarda benzerine rastlanmayan ve benlik bilincinden türeyen güçlü bir insani niteliktir. İnsan medeniyeti idealinin olmazsa olmazı olan bu kavram, tarih boyunca aydınların pusulası olmuş ve üzerinde çokça kafa yorulmuş en temel arayışlardan biridir.
Ne var ki, insan doğasının bir diğer yüzü olan benmerkezcilik ve fırsatçılık, adaletin toplumsal düzlemde bir iktidar eliyle tesis edilmesini çoğu zaman zorunlu kılar. Adaletin medeniyet içerisindeki işleyişini yürütecek otoritenin en güçlü örgütlü biçimi ise devlettir. Devlet otoritesi ile adalet arasındaki bu ilişki, tarihte de toplumsal yaşamın ayrılmaz bir parçası olmuştur. Örneğin antik dönemlerde Babil Kralı Hammurabi’nin yazdırdığı meşhur kanunlar, bu ilişkiyi gözler önüne seren ilk yazılı hukuk metinleri olarak karşımıza çıkmaktadır. Ancak bu kadim ilişki, o gün olduğu gibi bugün de iktidarların değer yargılarından bağımsız değildir. Yani toplumsal düzeni yürütecek olan otoritenin sahip olduğu dünya görüşü, medeniyet tarihi boyunca adaletin tecelli edeceği zemini doğrudan belirlemiştir.
Otoritelerin dünya görüşleri her ne kadar toplumların dini ve kültürel değer yargıları zemininde yükselse de, bu kalıp değerlerin mevcut sorunlara faydacı bir meşruiyet zemini kazandırma riskini yadsımamak gerekir. Zira bu durum, adaleti tesis etmek yerine istismara açık bir alan yaratarak, görünenin aksine gerçekte toplumsal güveni baltalayan bir yapı ortaya çıkarabilir. Özellikle insani değerler doğrultusunda yapılandırılması gereken denetleme mekanizmalarının zayıflığıyla paralel olarak, otoritelerin güç zehirlenmesine kapılması neredeyse kaçınılmaz bir hâl alabilmektedir. Böyle bir atmosferde, dünyanın farklı coğrafyalarındaki modern toplumların adalet güvencesi olan kurumsal hukuk alanları, otoritelerin subjektif yönelimleriyle aşınarak toplumsal adaleti zayıflatan bir işleyişe sürüklenme tehlikesiyle karşı karşıya kalabilir.
Modern toplumların demokratik değerler çerçevesinde idealleştirmeye çalıştığı adalet mefhumu, maalesef her yönüyle eşitlikçi ve rasyonel bir dünya medeniyeti yaratmaya henüz muktedir olamamıştır. Bu idealleştirme çabasını sekteye uğratan yapısal sorunlardan biri de dünyanın pek çok modern idari yapısında kamusal yetkinin meşru sınırlarından saparak subjektif bir araca dönüşmesiyle ortaya çıkan bürokratik yabancılaşmadır. Bu süreçte, otorite hiyerarşisinin farklı katmanlarında ortaya çıkan ve kurumsal rasyonalitenin yerini kişisel çıkarlarla değiştiren mikro-iktidar odakları, demokratik hukuk devletinin vaat ettiği evrensel adalet zeminini zedeleyebilmektedir. Söz konusu aşınma, birey ile kurum arasındaki güven akdini zayıflatarak adaletin objektif tecellisini zorlaştıran sosyolojik bir engele dönüşebilmektedir.
Adalet ve otorite arasındaki terazinin kefelerinin sürekli bir yöne saptığı bu dengesiz ilişki, dünya medeniyeti açısından kısa vadede çözülebilecek kadar basit bir yapıya sahip değildir. Zira insan doğasının “ben” ve “biz” arasındaki o kadim savaşı, adalet istencinin gerçekten meşru bir zemine oturtulabilmesinin önünde büyük bir engel teşkil etmektedir. Bu çatışma, katılaşmış düşünsel kalıplar ve eleştirel süzgeçten geçirilmemiş normatif kabullerle beslendiği sürece de çözülmesi zor bir mesele olarak kalmaya mahkûm olacaktır.
Adaletin tesisindeki kusurları gidermek, tarih boyunca otoriteyle kurduğu hegemonik ilişkiye rağmen gerçek aydınların sorumluluk üstlenmesini gerektiren kritik bir alandır. Bu bağlamda daha insani ve meşru adalet tanımlarının ortaya konulması, meselenin uzun vadede çözülebilir bir zemine taşınması adına elzemdir. Nitekim aydınların fikirlerinin toplumların yönünü belirlemedeki etkisi tarihsel bir gerçektir. Ayrıca adalet kavramına ilişkin bu tür bir ilkesel yenilenme, uluslararası adalet düzleminde güç siyasetiyle beslenen Makyavelist düğümün aşılmasına da zemin hazırlayabilir.