1492 yılında gemisiyle bilinmezliğe doğru umutlu bir yolculuğa çıkan Kristof Kolomb, Amerika kıtasına vardığında karşılaştığı bu kara parçasının yeni bir yer olabileceği ihtimalini niçin göz ardı etmişti? Kolomb'u sınırlayan şey gerçekte neydi?
Aslında cevap basit: Önceki bilgi birikiminin yanılgıya yol açması.
Kolomb'un, bu yeni kıtayı daha önce bildiği Hindistan'a benzetmesi ve Uzak Doğu'ya vardığına neredeyse su götürmez biçimde inanması, insan zihninin yeni durumlar karşısında yaşayabileceği "tanıdık bir tablo" arama eğiliminin çarpıcı bir örneğidir. Çünkü bilinç, belirsizlikle karşılaştığı çoğu durumda yeni bir gerçekliği tecrübe etmek yerine eski şablonlarını devreye sokar.
İçselleştirilmiş bilgi ve tecrübe, zihinde kendine sıkı bir konfor alanı yaratarak neredeyse sarsılmaz inançlara dönüşebilir. Hatta bu durum, "değer, öğreti ve norm" doğrusu üzerinde sistematik biçimde temellenmiş olarak da karşımıza çıkabilir.
İnsan beyninin belirsizliği tehdit olarak algılamaya eğilimli olduğu bilinen bir gerçektir. Bu sebeple yeni olgular, eski inanç şablonları için bir stres unsuru haline gelebilir. Yani zihin, kendi konfor alanını korumak için eski verilerini savunmaya yatkındır. Ayrıca bu durum, insanın asıl potansiyelinin altında kalmış eğitim sistemleri ve toplumsal alanın çevresel etkileri gibi zihni şekillendiren unsurlar tarafından da geri beslenerek kısır bir döngüye hapsedilebilir.
İnsan zihninin direnişine, hantallığına ve tüm subjektif eğilimlerine rağmen medeniyetin yönünü değiştiren önemli tarihsel kırılmalar ortaya çıkmıştır. Bu kırılmalar, yeni anlam alanlarının ve yeni bilinç yapılarının mevcut yapıyı çatırdatmasıyla mümkün olmuştur. Tarih, zihinsel konforun tekdüzeliğinin değil; yeni bilinç yapılarının ilerlettiği bir yolculuktur.
Unutulmamalıdır ki asıl mesele yeni kıtalar keşfetmenin ötesinde, yeni gerçekliklerle karşılaştığımızda zihnimizin eski haritalarını sorgulayabilmektir. Aksi halde her yeni Amerika'yı, ısrarla kendi Hindistan'ımız sanmaya devam edeceğiz.