TÜİK’in yaşam memnuniyeti araştırmaları ve ulusal basındaki değerlendirmeler, Türkiye’de bazı şehirlerin yaşanabilirlik açısından istikrarlı biçimde öne çıktığını ortaya koyuyor. Eskişehir, Bursa, Çanakkale, Muğla ve Antalya; sosyal yaşam, çevre kalitesi, ulaşım imkânları ve ekonomik çeşitlilik bakımından birçok kentten ayrışıyor. Bu şehirlerin ortak noktası yalnızca coğrafi ya da tarihsel avantajları değil; uzun vadeli düşünülmüş, kamuyu önceleyen şehir politikalarıdır.
Bir kentin yaşanabilirliği yalnızca beton miktarıyla, açılan kamu binalarıyla ya da “yatırım” başlığı altında sunulan rakamlarla ölçülmez. Akademisyenler, mimarlar ve şehir aktivistleri yıllardır aynı noktaya dikkat çekmektedir: Toplumsal uyum, kültürel hareketlilik ve kamusal alanlara eşit erişim yoksa, en yeni yollar ve en büyük binalar bile bir şehri yaşanabilir kılmaz. Doğayla kavgalı, estetikten yoksun ve insanı merkeze almayan şehirler, barınma sunar ama hayat sunmaz.
Sosyolog Richard Sennett’in Açık Şehir kavramı tam da bu noktada anlam kazanır. Sennett’e göre açık şehir; farklılıkların yan yana gelebildiği, insanların yalnızca konutlarında değil kamusal alanlarda da var olabildiği bir kenttir. Bu açıklık yalnızca sosyal değil, mimari ve yönetsel bir tercihtir. Tek tip, ruhsuz toplu konutlar; insanları bir araya getirmek yerine birbirinden yalıtır. Sennett’in Pekin’deki örnekler üzerinden yaptığı eleştiriler, bugün Türkiye’deki pek çok şehir için de fazlasıyla tanıdıktır.
Jane Jacobs ise yaşanabilirliği sokaklar üzerinden okur. Sokaklar canlıysa, şehir canlıdır. İnsanlar günün farklı saatlerinde sokakta varsa, o kent güvendedir. Bu ölçüt basittir ama acımasızdır.
Bu çerçeveden bakıldığında Eskişehir’in üniversiteyle beslenen kamusal hayatı, Bursa’nın tarihsel sürekliliği, Çanakkale’nin sahille kurduğu ilişki ya da Antalya ve Muğla’nın turizmle canlı kalan merkezleri bir tesadüf değildir. Bunlar siyasi tercihlerle, ısrarla ve süreklilikle inşa edilmiş kentlerdir.
Elâzığ ise tam tersine, yıllardır plansızlığın, günü kurtaran kararların ve siyasi ilgisizliğin sonuçlarını yaşamaktadır. Deprem sonrası şehir merkezinde kentsel dönüşüm hâlâ sağlıklı biçimde tamamlanamamış, birçok mahalle kaderine terk edilmiştir. Yıkıntı hâli, yalnızca fiziksel değil, yönetsel bir çöküşün de göstergesidir. Merkezdeki bu dağınıklık, kentin estetik algısını olduğu kadar, kentliye verilen değeri de açıkça ortaya koymaktadır.
Şehrin çeperlerine doğru yayılan toplu konut alanları ise başlı başına bir şehircilik problemidir. Ulaşım yetersizdir, sosyal donatılar eksiktir, gündelik yaşamı taşıyacak merkezler yoktur. İnsanlar evlerine kapatılmış, şehirle bağları koparılmıştır. Bu, bilinçli ya da bilinçsiz ama sonuçları itibarıyla kent hakkını gasp eden bir büyüme biçimidir.
Buna kronikleşmiş su kesintileri, kış aylarında ulaşıma kapanan yollar, her yağmurda yaşanan taşkınlar ve neredeyse yok denecek düzeydeki kültürel etkinlikler eklendiğinde tablo daha da ağırlaşmaktadır. Tüm bu sorunlar yıllardır bilinmesine rağmen çözülemiyorsa, mesele artık “imkân” değil, irade meselesidir. TÜİK verilerinin Elazığ’da şehirden memnuniyet oranının Türkiye ortalamasının altında olduğunu göstermesi de bu başarısızlığın istatistiksel karşılığıdır.
Elazığ’ın bugün yaşadığı gerileme, kader ya da coğrafya ile açıklanamaz. Bu tablo, yıllardır kenti yönetenlerin şehircilik anlayışının, önceliklerinin ve sorumluluktan kaçan tutumlarının doğrudan sonucudur. Şehir, rant odaklı projelere, günübirlik çözümlere ve vitrin siyasetine kurban edilmiştir.
Oysa Elazığ’ın potansiyeli vardır. Ancak bu potansiyel, şeffaf bir şehir planlaması, kamusal alanı önceleyen bir anlayış ve kültürel hayatı canlandırmayı dert edinen bir yönetim olmadan açığa çıkmaz. Bugünkü koşullar ve yönetim pratiği dikkate alındığında, Elazığ’ın neden geri düştüğü değil; neden ısrarla geri bırakıldığı sorusu daha anlamlı hâle gelmektedir.