Bir şehrin kendisiyle kurduğu ilişkinin en açık göstergesi, kimi hatırladığı, kimin adını yaşattığıdır. Cadde isimleri, parklar, salonlar yalnızca adres tarif etmek için değil; aynı zamanda o şehrin öz güven haritasıdır. Elâzığ, bu açıdan bakıldığında, kendi modernleşme tarihine karşı mesafeli, hatta yer yer isteksiz bir şehir görünümü vermektedir.
Bu mesafenin en çarpıcı örneklerinden biri, Hürrem Müftügil’dir.
Cumhuriyet’in erken döneminde hem Elâzığ Belediye Başkanlığı hem de milletvekilliği yapmış; Avrupa’da eğitim almış, felsefe formasyonuna sahip, diplomasi tecrübesi edinmiş bir devlet adamından söz ediyoruz. Harput’tan çıkıp Jena Üniversitesi’ne uzanan bir hayat çizgisi… Sonra dönüp bu şehri yönetmeye talip olmuş bir akıl…
Bu biyografi, Türkiye’de çok az kişiye nasip olmuştur.
Müftügil’in belediye başkanlığı yaptığı yıllar, Elazığ’ın altyapıdan şehir düzenine kadar modern belediyecilikle tanıştığı bir döneme karşılık gelir. Şehrin elektrikle buluşması, çarşı düzenlemeleri, kamu yapıları, şehir planlaması… Bunlar yalnızca teknik işler değil; bir zihniyet değişiminin işaretleridir. Müftügil, Elazığ’ı yalnızca yöneten değil, onu çağın diliyle düşünmeye çalışan bir figürdür.
Ne var ki bugün Elazığ’da dolaşırken, onun adına verilmiş bir caddeye, bir parka, bir kültür merkezine rastlamak mümkün değildir. Bu yokluk, tesadüf değildir. Çünkü mesele yalnızca unutkanlık değil; bilinçli ya da bilinçsiz bir mesafe koyma hâlidir.
Burada rahatsız edici ama konuşulması gereken bir soru ortaya çıkıyor:
Elâzığ, entelektüel olanla barışık bir şehir midir?
Yerel yönetim geleneğine bakıldığında, belediye başkanlarının çoğunun Müftügil gibi çok katmanlı bir entelektüel arka plana sahip olmadığı görülür. Bu, bir kusur değildir. Ancak sorun şurada başlar: Eğitimli, donanımlı, entelektüel figürler, kendilerinden sonra gelenler için çoğu zaman bir ölçü, bir ayna ve bir rahatsızlık kaynağına dönüşür.
Sosyal psikolojide bu durum, açıkça adlandırılır: aşağılık kompleksi.
Yani kendisini yetersiz hisseden bireyin, bu yetersizliği telafi etmek için üstün gördüğü figürü görmezden gelmesi, değersizleştirmesi ya da yok sayması…
Hürrem Müftügil’in adının şehir mekânlarında yer bulamaması, bu açıdan yalnızca bir ihmal değil; entelektüel çıtanın hatırlatılmasından duyulan huzursuzluğun da göstergesidir. Çünkü Müftügil’in adı anıldığında, şu soru kaçınılmaz olur:
“Biz ondan sonra ne yaptık?”
Bu soruyla yüzleşmek kolay değildir.
Elâzığ, geçmişteki güçlü figürlerini anmakta seçici davranmaktadır. Popüler olan, hamasi söyleme yaslanan, kolay anlatılabilir figürler daha rahat benimsenirken; düşünce, kültür ve entelektüel derinlik taşıyan isimler sessizliğe terk edilmektedir. Bu da şehrin kendi geçmişiyle eşit bir ilişki kuramadığını gösterir.
Oysa bir belediye başkanının adı bir parka verildiğinde, bu yalnızca bir tabeladan ibaret kalmaz. O isim, çocukların sorularına, gençlerin merakına, şehirlinin hafızasına girer. Hürrem Müftügil’in adı bugün Elazığ’da bir sokakta, bir salonda, bir kültür merkezinde yaşasaydı; bu şehir, kendi tarihine karşı daha özgüvenli bir duruş sergilemiş olurdu.
Mesele bir isim meselesi değildir.
Mesele, şehrin kendine olan güveni meselesidir.
Bir şehrin büyüklüğü, geçmişiyle kavga etmemesinde değil; geçmişine bakabilecek cesareti göstermesinde yatar. Hürrem Müftügil’in adı bir caddeye verilse, bu kimseyi küçültmez. Aksine Elazığ’ı büyütür.
Ama bunun için önce şehrin şuna karar vermesi gerekir:
Biz hatırlamaktan mı korkuyoruz, yoksa aynaya bakmaktan mı?
Çünkü bazı isimler unutuldukça küçülmez. Unutanlar küçülür.