Gürhan Gürses

Koltuk

Gürhan Gürses

Odadaki en kıymetli eşyaydı kahverengi koltuk. Her şey değişirdi ama tek o kalırdı yerli yerinde. Evin en hürmetlisi ve aileden biriymiş gibi hüsnükabul görürdü bütün aile fertleri tarafından.

İnsan maziyi yükler bir eşyaya;  sevgiyi, saygıyı ve ona baktığı zaman güzel günleri aklına getirir ya da kaybettiklerini. Koltuk deyip geçmeyin sakın! Sıradan bir eşya gibi de görmeyin. Evin içinde size kaybettiğiniz en nadide candan hatıradır o. Gözyaşıdır, gülümsemedir, mutluluktur, hüzündür.

Gider gelir koltuğa bakardı. Bu öyle alelade bir nazar değildi, kalbiydi. Koltuk orada dururdu çok ama onun bakışıyla can bulan bir pervane gibi olurdu. Sohbet edilen bir yaren, akıl danışılan bir hoca ve sırt dayanılan bir duvar… Yani ne isteseniz var, ne yüklesiniz uyar.  Baktıkça gözleri dolar ve sanki orada bedenen var ama ruhen yokmuş gibi takılıp kalırdı dakikalarca. Kocaman bir geçmişin yadigârıydı koltuk onun için ve ben merak ederim bunu “Neden önemlidir bu koltuk?” diye.

İçim üşüyor, derdi bu koltuğa dalıp gittiği zaman ve ardından hiç unutmayacağım belki de hikâyenin mottosu sayılabilecek şunu sarf ederdi:  “Hayat kısa ve anneler ölüyor.”

Evet, anneler de ölür ama geride yaşayan ölüler bırakarak gider. Tamam, dedi babamı da kaybettim ama annem… Bunu o kadar içten söyledi ki o an kalbim yerinden sökülecek zannettim. Göğü ayakta tutan dağlar sarsıldı yerinden, sandım ki kıyamet koptu. “Ne zaman geleceksin?” sorusu şimdi nasıl da anlamsız? Bunu annemden sonra çok iyi anladım. Kimse onun gibi beklemez ve çağırmaz sizi.

İşte şu koltuk var ya canı yoktur tamam, deriden ve tahtadan yapılmıştır kabul ama o koltuk annemin bana geldiğinde sürekli oturduğu koltuktu. Ona aitti. Oradan seslenirdi bana, izlerdi beni. Mutfakta da sandalyesi vardı hiç değişmediği. Onun en sevdiği yer; odada koltuk, mutfakta sandalyeydi. Koltuk onun uzanıp dinlendiği yerdi. O koltuğun etrafında çaylarımızı karşılıklı içtiğimizi, sıcak sohbetlerimizi anımsıyorum. Bir de dizine başımı koyup uzandığımda annemin elini sırtıma koyup  “Yine atlet giymemişsin, üşütürsün yavrum?” diye serzenişini..

Özlemek bugün en kızgın ateşlerden daha beter yakıyor yüreğimi. Aklımı kurcalıyor. Sen de dâhil herkes bu koltuğa neden bu kadar ihtimam gösterdiğimi merak ediyor. Annem sanki o koltukta hâlâ. Çocuklar bu koltuğa olan ilgimden ve sevgimden dolayı heykelimi yapacaklarmış ama bilmedikleri şu: “Hasretimin tek dindiği yer.”  Bunu söyledikten sonra bir süre sustu. Gözleri dolmuştu. “Biliyor musun?  Uzun uzun sohbet ederdik annemle.  Elini çenesine dayayıp izlerdi beni. Arada dalıp giderdi kim bilir nerelere? Evine gittiğinde de telefonunu çıkarır ve bana ulaşana kadar tüm kardeşlerimi yanlışlıkla arardı. Abim ve ablamlar nihayetinde arardı beni “Annem yine sana ulaşmaya çalışıyor. Ara, yoksa bütün sülaleyi arayacak.” diye inceden inceye sitem ederlerdi. Ben de annemi arar ve ona: “Anne! Herkesi yanlışlıkla ben diye arıyorsan da belli etme! Sizi aramıştım de! Sonra onlar üzülüyor ve sitem de bulunuyor.” derdim. Cevabı şuydu: “Hayır demem,  Allah’ın bildiğini niye saklayayım? Seni arıyorum.”

Canım annem, seni o kadar özlüyorum ki! Şu koltuk belki de döktüğüm gözyaşlarıma şahit olan tek şeydir bu dünyada. Onunla senmişsin gibi sohbet ediyorum inanmazsın ama kulakları var sanki öyle açıyor kulaklarını ve dinliyor beni. Sonra gözlerini açıp kocaman kocaman beni izliyor gibi hissediyorum, gözleri varmış gibi.

Mutfakta olurdum bazen o da koltuğunda otururdu odada. Seslenirdi arada bana: “Neredesin?  Bir gidiyorsun mektubun da gelmiyor!”  derdi. “Hem ne çok işin var senin? Otur artık!” Odadan mutfağa dahi özlerdi beni.  Gelmediğimi görünce de “Çay yap içelim.” derdi. Sırf beni oturtmak için karşısına ama bir tane ve demli içerdi çayı, başka da içmezdi.

Koltuk deyip geçmeyin işte! Ona bir eşyaymış gibi de muamele etmeyin. Kırık da dökük de olsa neler saklıdır o koltukta?  Eski de olsa her ne kadar yıpranmış olsa da! Siz bilmezsiniz ama kulakları vardır size dikkat kesilen, gözleri vardır sizi adım adım izleyen.

“Tek şeyi kıskanır oldum ondan sonra.”  O böyle gayriihtiyari konuşunca “Neyi?” diye sorma gafletinde bulundum. “Annesi olanları…” Sustum. Annesinin koltuğuna oturmuştu benim mahcubiyetimi görünce mevzuyu başka yöne çekmeye çalıştı ve konuşmasına devam etti: Komik halleri de vardı annemle babamın. Bazen tartışırlardı. Önce annem arardı beni “Baban böyle yaptı, bunu söyledi, dinlemiyor beni.” diye şikâyette bulunurdu. “Anne idare et, olur böyle şeyler.’” derdim. Aradan yarım saat geçerdi. Bu kez babam arardı: “Şu annen beni hiç anlamadı bu hayatta? Hep kendi dediği doğru…” Bu kez babama: “Baba olur bu tür şeyler. Hem biliyorsun annemin tansiyonu var, idare et.” derdim. Yarım saat sonra onları tekrar arardım: “Ne yapıyorsunuz?”  diye. “Çay içiyoruz.” derlerdi.

Bazen milyon eder bir koltuk. O parayı verseniz de alamazsınız. Çünkü orada koskocaman bir özlem saklıdır, taptaze bir mazi ve daha da önemlisi annenizin aziz hatırası yaşıyordur size kulak kabartan ve sizi izleyen.

"En çok neyi özlüyorum" dedi bana, "biliyor musun?" 
"Neyi?"
"Annesi olanları,anne diye seslenenleri, kapısını annesine açanları  ya da annesinin kapısına gidip annesine doyasıya sarılıp annesini öpenleri..."

Susmak farzdı artık.

Yazarın Diğer Yazıları