Gürhan Gürses

Bu Memleket Bizim

Gürhan Gürses

Ölümünün 63. yıl dönümü Nazım’ın! 

3 Haziran 1963, Moskova, Rusya. 

Gerçi yoktur şairin ölüm yılı varsa eseri. Fikri alakadar etmeyebilir sizleri, katılmayabilirsiniz yaptıklarına ama mutlaka yüreğinize isabet etmiştir  dizeleri. Unutmayın ki Nazım Türkçe yazmıştır.

Sağcının solcuyu, solcunun sağcıyı; Kürt’ün Türk’ü, Türk’ün Kürt’ü; Alevi’nin Sünni’yi, Sünni’nin Alevi’yi kabul etmediği, benimsemediği ve anlamadığı bir ülkede herkesi sevgiyle ve saygıyla selamlıyorum.

“Aynı daldaydık

Aynı daldaydık

Aynı daldan düştük ayrıldık

Aramızda yüzyıllık zaman

Yol yüzyıllık."  Sahi şairler, yazarlar sanatkârlar ölür mü? Doğumları tamam ölümleri tamam değil, milletin ortak hafızasında en değerli hazine gibi saklı kalacaklardır. Aynı dalda duran yürekler ayrılmamalı, kırılmamalı, kopmamalı birbirinden.

“şu kâinat denen nesnenin içinde

en çok sevdiğim yürek

üzerine en çok titrediğim insan kalbi

senin göğsünün içine takılı olandır" daha ne denir sevgiliye, bundan ötesi var mı? Bunu duvarının başköşesine asmayacak, kapak fotoğrafına iliştirmeyecek, sevdiğine fısıldamayacak az insan vardır.

“Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan 

 Bu memleket bizim! 

 Bilekler kan içinde, dişler kenetli, 

 ayaklar çıplak 

 Ve ipek bir halıya benzeyen toprak 

 Bu cehennem, bu cennet bizim! 

 Kapansın el kapıları bir daha açılmasın 

 yok edin insanın insana kulluğunu 

 Bu davet bizim! 

 Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür 

 Ve bir orman gibi kardeşçesine 

 Bu hasret bizim!" İnsanın insana kulluğunu isteyen var mı? Tek ve hür olmaktan imtina eden var mı? Birlikte kardeşçe yaşamayı arzu etmeyen var mı? “Bu memleket bizim” demeyen var mı?

Nazım, Bursa Cezaevinde hapistir. Koğuş arkadaşlarını okumaya yazmaya yönlendiren Nazım, aynı zamanda cezaevi yönetimine de yardım etmektedir. Cezaevinin denetimine Adalet Bakanlığından bir müfettiş gelir. Birkaç gün denetim yaptıktan sonra müdüre “Nazım da buradaymış, çağır da görelim, nasıl birisidir?" der. Nazım’ı odaya getirirler. Müdür koltuğuna iyice kurulan müfettiş Nazım’ı tepeden tırnağa süzer ve “Demek Nazım sizsiniz.” der. Nazım’a oturması için yer göstermez. Kısa bir konuşma sonrası "Gidebilirsiniz!" der. Nazım tam kapıdan çıkarken durur ve müfettişe “Ömer Hayyam adını duydunuz mu?" diye sorar. Müfettiş hemen atılır "Kim duymaz Hayyam’ı?" Nazım, "Hayyam zamanında İran hükümdarı kimdi?" diye sorar. Müfettiş şaşırır. Nazım, devam eder “Görüyorsunuz Hayyam’ı anımsadınız ama hükümdarı anımsamadınız. Yıllar sonra beni dünya anımsayacak ama dönemin adalet bakanını ve sizi kimse anımsamayacak!" der çıkar. Müfettiş yaptığı yanlışı anlar. Nazım’ı geri çağırır ama Nazım koğuşun yolunu tutmuştur. Sahi siz hatırladınız mı dönemin adalet bakanını ya da o müfettişi?

“hiçbir korkuya benzemez

halkını satanın korkusu" demişti ya Nazım, işte aklıma takıldı ona vatan haini yaftasını takanların hangi psikolojide olduğu! “Kuvayı Milliye Destanı, Memleketim” kafi delildir bu ülkeyi ve insanını sevdiğine dair. Bir gün Moskova’da bir panele katılmak için uçakla havalanır. Arkadaşlarıyla sohbet ederken bir aksilik nedeniyle uçağın rotasının değiştiğini ve Türkiye üzerinden geçileceği anonsu işitilir. Uçak Türkiye üzerinden geçmektedir o an. Nazım bir an dalar. Dostları hüzünlü hüzünlü ona bakar. Nazım’ın dudaklarından şu sözler dökülür hasretle “Keşke uçak şu an düşse...." diye.

Siz canınızı verircesine sevebilir misiniz ülkenizi? Görebilmek için insanını bir kez, içebilmek için suyunu, yiyebilmek için yemişlerini ve çiçeklerini koklayabilmek, çocuklarını sevebilmek için! Mümkünü var mı size?

“sen esirliğim ve hürriyetimsin

çıplak bir yaz gecesi gibi yanan etimsin

sen memleketimsin." Güzel memleketim, ne de düşman yapmışız birbirimizi; fırkalara ayırıp ırklara ve mezheplere bölüp... Takım tutar gibi insan tutmuşuz, sen siyahsın sen beyazsın diye fikrinden dolayı insanları ayırmışız, mimlemiş bizim gibi düşünmeyeni, horlamışız, dışlamışız ve yazık etmişiz ülkemize.

“sorma bana ne kadar seviyorsun diye

tavanı kadar sokağın

dibi kadar cehennemin" ne kadar güzel geliyor insana yazdıkları ne kadar da yüreğinde varolanı tamamen dökebiliyor kağıda! Sahi siz sokağın tavanı kadar sevdiniz mi birisini ya da cehennemin dibi kadar! Daha ne denir sevme üstüne, şair bizlere söz bırakmamış diyecek.

“Ya hayrandır sana ya düşman

Ya hiç yokmuş gibi unutulursun

Ya da bir dakika bile çıkmazsın akıldan" Daha ne diyecekti, ne yazacaktı ve nasıl haykıracaktı bizlere! Herkes sesleniyor onun dizeleriyle birbirine, yazışıyor, konuşuyor. Şairler ölmez ve her okunduğunda şiirleri yeniden doğarlar. Onlar surette bir ama halkın kalbinde milyondurlar.

“Şehrime gel sevgili

Yarın çık gel

Bırak her şeyi, bir bekleyenim var de gel

Gel ki bu şehir adımlarınla anlamlansın

Gel ki bu şehir nefretim olmaktan çıksın

Gel ki nefes alayım

Gel." İyi ki doğmuş ve yaşamış diyebileceğimiz şairlerimiz varsa o zaman biraz daha rahat olmamız ve yarına umutla bakmamız gerek diye düşünüyorum.

Yazarın Diğer Yazıları