Gürhan Gürses

Meczup

Gürhan Gürses

Bir meczup gördüm bugün çarşının tam ortasında. Bir elinde kocaman bir davul, diğerinde tokmak vardı.

Sanki tokmağı, oradaki her insanın kafasına indiriyordu. İnsanlığın nabzına vuruyor, çarkına çomak sokuyordu. Yakaladığı herkesin yüzüne haykırıyordu: “İnsanlık ölüyor, sen ne yapıyorsun?”

Davuluna vurduğu tokmak, insanların yüzüne çarpan sözleriyle birlikte kalabalığı büyütüyordu. Kimi ona “Kafayı yemiş,” diyordu, kimi ise onu akıllı buluyordu. Kimi destekliyor, kimi de abesle iştigal ettiğini söylüyordu.

O ise dünya umurunda değilmiş gibi, bir elinde davul, bir elinde tokmak; insanlık adına haykırıyor, çırpınıyordu.

Davası buydu; derdi, işi gücü: “Ey dünya! Haykıran benim. Açın kulaklarınızı da iyi dinleyin: Gaflet uykusundan uyanın, yanlışın güzergâhından çıkın. İnsanlık varsa eğer, kalmışsa ondan bir zerre, bütün gücünüzle insanlığın tarafında olun. İnsanların milletine bakmayın; hangi dili konuştuğunu dert etmeyin, rengini önemsemeyin, yaşadığı coğrafyayı hesaba katmayın. İnsan olduğunu bilin, yeter. Ağzı burnu, kaşı gözü olduğunu görün; kâfi!”

Örneği yoktu âlemde. Halkın ortak vicdanının sesiydi. Ortak aklın ve şefkatin. İnsanlığın tellalıydı. Hakkın ve haklının. Masumun, mazlumun avukatıydı.

“Feryadım, figanımdır bu satırlar; iki ayaklı iblisler her gün ömrümü satırlar! Ruhum kan revan içinde, hislerim lime lime edilmiş, hayallerim yakılmış. Güzel bir dünya düşlerken çirkinliklerin ortasında kalmışım.”

İmzasını atmayan var mıydı onun bu sözlerine?
Zaten bakan anlardı gözlerine.

Dünyadaki her türlü zulme karşı öyle dolmuştu ki bendini yıksa âlemi sele verirdi. Her türlü haini ele verir, her türlü kötülüğü yele salardı. Kötülüğün kaynağı olana cehennem, çocuğa silah doğrultan zihniyete kurşun olurdu. Kadına zulmeden akla musallat, insanı göçe zorlayan iradeye zebani olurdu.

“Ey dünya! Yalanmışsın sahiden; sahteymişsin, hikâyeymişsin. Gözyaşlarına sebep olacak kadar zalimmişsin. Kan akmasına razıymışsın ve o kandan beslenecek kadar vampirmişsin. Çünkü beslendiğin damar bu! Nefeslendiğin havada leş kokusu var. İnsan kılığında akbabaların, haramilerin, eşkıyaların var. Dünyanın dört bir yanında jandarmaların, yetmezmiş gibi mazlumların başında cellatların var.”

Etrafında toplanan güruh, kendi arasında konuşuyordu:

— Deli bu ya!
— Meczubun teki!
— Kafayı yemiş!
— Sen kim, insanlığı kurtarmak kim?
— Haklı olduğu yerler var!
— Doğru söylüyor!
— Boş boş konuşuyor.
— Reklam yapıyor!

O ise kimseyi umursamadan, doğru bildiğini ve inandığını avazı çıktığı kadar haykırmaya devam ediyordu. Ara sıra davuluna da vuruyordu tokmağını.

“Döneksin işte; insanlıktan dönüyorsun. İyilikten, güzellikten… Yaşamaktan, yaşatmaktan dönüyorsun. Kötülük çiçeklerini serpiyorsun her yere. Gözyaşlarıyla suluyor, ahlarla büyütüyor; zehirli dikenlerini kocaman eyliyorsun. Gölgesinde bir saltanat kuruyor, zulümle abad olmaya çalışıyorsun! Oysa bir çocuk yaşamalı; dünyanın neresinde yaşarsa yaşasın, oynamalı. Herkes çocukların kahkahasını duymalı, gülmesine vesile olmalı…”

Kalabalığın üzerine yürüdü.
Tek tek baktı herkesin yüzüne.

“Ey dünya! İçinde insanlık namına ne var? Umut ışığı sayabileceğimiz ne kaldı? Burmalı bir çocuk için yanıyor mu yüreğin? Yoksa Burmalı olduğu için o çocuğa silah mı doğrultmalıyız? Filistinli bir genç kız için ağlıyor mu gözlerin? Yoksa çektiği acıya, uğradığı zulme alkış mı tutmalıyız? Yerinden yurdundan edilen Suriyeli bir ana için kahroluyor musun; yoksa şad mı oluyorsun?”

Dünyanın gerçeğine parmak basıyordu.
O, ateşe benzin oluyordu.
O, yarayı kaşıyordu.
O,kör gözü çıkarıyordu.
O, bed sesinin tellerini kesiyordu.
Zamanın vicdanıydı, sesiydi.

“Dünyanın herhangi bir yerinde; ben diyeyim Afrika’nın uçsuz bucaksız çölündeki bir yetim, sen söyle Arakan’da gözleri yaşlı bir baba… Değer mi onları ağlatmaya, dağlatmaya? Onları vurmaya, asmaya, kesmeye değer mi?”

Ağır ağır ilerledi, kalabalığı bir bıçak gibi yardı. Gidiyordu, geride herkesi bırakıyordu. Davulun sesi gittikçe uzaklaşıyor, sesi kesiliyordu.

“Ey dünya! Başına her ne geliyorsa ve gelecekse, kendin ettiğin içindir. Bela yağmurları bundandır. Küresel ısınmalar, nükleer denemeler, insanlığa yapılan sortiler… Kırılan kalpler, yıkılan hayaller… Umuda dair cüce racon kesmeler, barışa dair sahte nutuk atmalar… Hepsi yalan… Hepsi…

İnsan da insanlık da bugün öldü!

Yazarın Diğer Yazıları