Gürhan Gürses

'Baba, Bak Fakirler!'

Gürhan Gürses

Dünyada 2 milyar kişi yoksulluk, 850 milyon kişi de aşırı yoksulluk içinde yaşamını sürdürmeye çalışıyor. Dünya Eşitsizlik Raporu’nda da en zenginle en yoksul arasındaki farkın tarihin en yüksek seviyesine ulaştığı görülüyor.

Çatışmalar ve felaketler bu yoksulluğun müsebbibi… Bir sonraki öğünlerinin nereden geleceğini bilmeyen, kronik açlık çeken 815 milyon kişinin yüzde 60’ı savaş bölgelerinde yaşıyor. Dünya genelinde çatışmaların neden olduğu açlık yüzünden ölme riskiyle karşı karşıya olanların sayısı 150 milyona ulaştı. Aşırı derecede yetersiz beslenmeye maruz kalmış 150 milyon kişiden yaklaşık 40 milyonu Somali, Yemen, Güney Sudan ve geçmiş yıllarda kıtlık yaşanan Nijerya’nın kuzeydoğusunda yaşıyor.

Yetersiz beslenen 490 milyon kişinin yüzde 80’i çocuk… Günde 24 bin insan açlıktan ölüyor. Açlıktan ölümlerin dörtte üçü, 5 yaşın altındaki çocuklarda görülüyor.

Hesabı geçelim. Sadede gelelim.

“Baba, bak fakirler!” dedi Yiğit, televizyonu göstererek. Dönüp baktım, Yiğit’in işaret ettiği fakirler kimmiş diye. Yiğit’in seyrettiği, Afrikalıları gösteren bir belgeseldi. “Neden onlara fakirler diyorsun, Yiğit?” diye sordum. “Çünkü kahverengiler, ondan.” dedi Yiğit Karan.

Yediği önünde, yemediği arkasında olan bir dünyada fakirliğin belli ülkelere, belli renklere ve belli insanlara düşmesi, geri kalan kocaman ülkelerin suçudur; daha doğrusu, geri kalan bütün insanlığın… Çöpe atılan ekmekler… Ziyan edilen sular… Tabak tabak alınıp ama yenmeyen yemekler… Artıklar, atıklar, katıklar… Savaşlar, göçler…

“Yediğin kadarını al, doyamazsan yine alırsın.” diye bir şey yok insanlarda. Onun yerine, “Bir kerede alabildiğin kadarını al; tıkınabildiğinden fazlasını kap, yiyemezsen heba olup gitsin.” anlayışıyla davranıyor insanoğlu. Mide hacim ve his olarak doysa da ne yazık ki gözler dolmuyor bir türlü. Ne koyarsan koy, göz doymuyor; ne yersen ye…

Yiğit Karan’a diyemedim, “Oğlum, onların suçu değil bu hâl; onların dışında kalan herkesin suçu bu fakirlik! Topa tüfeğe dökülen paraların çok azı dahi bu insanların açlığına sarf edilse dünyada aç insan kalmaz. Oğlum, tok açın hâlinden ne anlar?” diye.

Varlığıyla, varsıllığıyla şad olup mağrurluk taslayan biçare kul! Kefenin cebi yok, görmüyor musun? Üç metre beyaz bezden gayrı ne götürürsün öteye?

Yatırımınız para biriktirmek ve yemek üzerine olmasın. Yatırımınız; kırık bir gönlü hoş, aç bir mideyi tok tutmak, karışık bir aklı da huzura kavuşturmak üzerine olsun. Budur yarına senediniz, budur hisseniz!

Kıssadan hisse niyetine…

Tanıdıklarının evinde televizyon arızalanmış. Tamirci gelip televizyonun arkasını açmış ve bir dolu küflenmiş ekmek kırıntısı bulmuş. Tabii, kimin yaptığını hemen anlamışlar: Evin dört yaşındaki yaramaz kızı.

Böyle bir durumda genellikle çocuk azarlanır, hatta bazen öfkeli bir tavırla bir daha bu tür davranışlarda bulunmaması öğütlenir. Fakat anne öyle yapmamış. Çocuğuyla konuşmayı denemiş ve öğrendiklerinden sonra hüngür hüngür ağlamaya başlamış.

Çocuk, ekranda Afrika’daki aç çocukları gördükçe mutfaktan ekmek alıp televizyonun açık bulduğu tek yerinden, arkasındaki ızgaralardan ekmeği  içeri atıyormuş.

Zenginliğimiz mutluluğumuz değil, bilakis zorluk derecesi fazla olan imtihanımızdır. Ne mutlu onlara ki varlığıyla diğer insanların varlığını mutlu kılanlara! Zenginliğiyle fakir insanların midesini doyuranlara, yoksulların çıplaklığını giderenlere, dışarıda kalmışların üşümüşlüğünü kaldıranlara, onların hastalığına derman, çaresizliklerine çare, ümitsizliklerine de ümit olanlara ne mutlu!

Gönül zenginliği asıl zenginliktir. Bu yönden cömert olan ne kadar güzel bir insandır, ne kadar varlık sahibidir, ne kadar âlicenaptır.

Zenginliğimiz fakirliğimizdir aslında. Ne kadar zenginleşsek o kadar fakirleşiyoruz bugün: his kaybı, şefkat yitimi, merhamet eksiği… Para varsa bunlar yok oluyor sanki.

Zavallı yüzyılımız! Kalbe giden yollar cepten geçiyorsa mutlaka o yollarda bir tıkanıklık olacaktır. Gönül yolları taşlı bugün, kalp yolları tıkalı, beyin damarları felç... İnsanlık ölüyor Somali’de. Burma’da defnediliyor insanlık. Yemen’de, Sudan’da, Nijerya’da…

İnsanlar bir parça ekmek için çöpleri karıştırıyor. Çocuklar açlıktan ölüyor. Zafiyetten çöküyor analar. Dedeler, nineler zayıflıktan kırılıyor. Çaresizlikten paralanıyor babalar. Lakin utanmıyor varlık içinde olanlar, utanmıyor insanlıktan.

“Baba, bak zenginler!” demiyor Yiğit Karan.
Küçük yüreğine takılan büyük insanlık dersiyle bakıyor dünyaya ve kalbinin büyüklüğüne göre sesleniyor, her çocukta olduğu gibi: “Baba, bak insanlık ölüyor. Sen ne yapıyorsun onlar için?”

Başımı önüme eğip düşünüyorum. İnsanlığımdan utanıyorum bu çağda açlıktan ölenler olduğu için.

Yazarın Diğer Yazıları