O konuştu durdu saatlerce. Onu söyledi, bunu söyledi vesaire vesaire... Dem vurmadığı hiçbir konu kalmadı, değinmediği hiçbir kimse. Serzenişi boldu, şikayeti... Bol salçalı bir yemek gibiydi konuşması. Kıvamını bulamıyor, tadını tutturamıyordu.
İncir kabuğunu doldurmayacak mevzulardı.
Dişe dokunur bir şeyler değildi anlattığı.
Lafügüzaftı. Sayfalarca konuştu. Susmadı.
İllaki susacaktı bekliyordum. Duracaktı. Tahmin ediyordum. Rabbim nelerle sınıyor insanı böyle?
Düşman başına. Robot olsa devreleri atmıştı inanın. Pille çalışmış olsaydı pili bitmişti. Beynime tokatlar iniyordu mütemadiyen. Sarsılıyor, kendimden geçiyor, ölümlerden ölüm seçiyor ama böylesi bir ölümü hiç düşünmüyordum.
Seviyorsunuz birini ama o hiç susmuyor. Bunu aklından bile geçirmiyor, susmayı. Hani bir işkence şekli var ya suçluyu yakalayıp ellerini ve bacaklarını açıp yerde sırtüstü yatar şekilde bağlarlar. İyice sabitlerler, kımıldayamaz bile. Başını da kalıba sokarlar ki ne sağa ne sola dönsün. Sonra alnının tam da ortasına belli bir mesafeden su damlatırlar: bir, iki, üç, dört... elli, yüz, beş yüz... O damlacıklar ilk başta hiçbir şey gibiyken sabit ve düzenli bir biçimde aynı noktaya değdiği için belli bir süreden ve sayıdan sonra balyoz gibi gelmeye başlar. Onun sözleri de belli bir süreden ve sarftan sonra balyoz gibi geliyordu. Hiç durmadan yağan bir yağmur ve şemsiyesizsiniz o yağmurda. Bir ok yağmuru ve kalkanınız yok. Bir nükleer saldırı...
Küresel ısınmanın çaresi vardır ama bu kadını susturmanın çaresi yoktur, diye düşünüyordum. Derdi veren dermanını da verir muhakkak!
Bir an durdu ve ben o boşluğu hemen değerlendirdim. Dönüp ona şunu söyledim: “Velhasılıkelâm!”
Dondu kaldı tabii ki. Frenler takılı kaldı. Çözülünce:
- Anlayamadım, dedi.
- Sözün kısası, dedim.
- Eeeeee!
- Sus be kadın!
Velhasılıkelâm ne de güzel bir sözcükmüş. Cankurtaranmış. Emniyet sübabı gibi bir kelimeymiş. Gayriihtiyari sarf ettiğim bu sözcük sayesinde birazcık da olsa kafamı dinledim. Elektrik şoku verilmiş gibi oluyor muhatabın, gözlerine far tutulmuş tavşan gibi. Kelimenin anlamını bilmediğinden belki de donup kalır öylece. “Dinle!” dedim ona, gönlünü almak istedim.
- Her şey bittiğinde sözün özü kalır. “Seni seviyorum." Zübde-i alemse insan, insanın özü de sevmektir. Gitsen de bu böyledir, kalsan da! Uzakta olsan da yakınım da dursan da! Sussan da konuşsan da ama illaki sussan...
Velhasılıkelâm! Gün bittiğinde, yağmur dindiğinde, kuşlar çekildiğinde, çiçekler kapandığında, geriye tek bir şey kalır bende: "Seni seviyorum."
Velhasılıkelâm!
Her şeyimsin.