Eğer bir fikrin, eşyanın ya da insanın mankurtu olursanız ölmüş ve ebedi köleliği kabul etmiş sayılırsınız. Çünkü ideoloji, sizi ele geçirmiştir ve artık size dair hiçbir şeyi hatırlamıyor olacaksınız. O ideolojinin elinde köle gibi yaşayacak, değerleriniz altüst olacak, ülkenizi bilmeyecek, insanınızı tanıyamayacaksınız.
İdeolojinizin mankurtu musunuz? Aklınızı ele geçirip sizi her türlü ihanet içeren emellerine alet edebilir, ruhunuzu satabilir, sizi kendinizden edip kullanabilir, çok ucuza harcayabilir. Çünkü ideolojiniz emretmiştir.
Sorgusuz, körü körüne ideolojinizin uçurumuna giden yolda ilerlersiniz. Sizi cennete götüreceğine o kadar inanmışsınız ki cehennemin sıcaklığı size serin bir hava akımı olarak gelmektedir. Çünkü ruhunuz yanmaktadır.
Cengiz AYTMATOV, günümüzü o kadar güzel görmüş olacak ki sahteliklerin peşinden koşanlara, kendi yarattıkları önderlere körü körüne tapanlara ve peşine takıldıklarını putlaştıranlara "Mankurtlar" demiştir.
Siz de bir mankurt musunuz? Bağnazca takılıp kaldığınız biri var mı hayatınızda? Yobazca savunduğunuz bir ideolojiye mi sahipsiniz? Paranın ya da makamın kölesi misiniz?
Mankurt; temiz bir insanın rezil hale getirilmesi, çirkinleştirilmesi, aptallaştırılmasıdır. Ana Beyit Mezarlığı’nın bir efsanesidir mankurt. Cengiz AYTMATOV, Gün Uzar Yüzyıl Olur adlı romanında anlatır bu hikayeyi.
Juan - Juanların işgal ettikleri bozkırlarda ele geçirdiği tutsaklara yaptıkları korkunç işkencelerden birisinin adıdır. İnsanı delirtecek, hafızasını yitirtecek işkence yöntemleri varmış Juan Juanların. Asıl işkence genç ve güçlü oldukları için satmadıkları esirlere yapılırmış. Önce esirin başını kazır, saçları köklerinden tek tek çıkarırlarmış. Bunu yaparken usta bir kasap bir deveyi yatırıp keser, derisini yüzermiş.
Devenin en kalın derisi boyun kısmıdır ve kasap da oradan başlarmış deveyi yüzmeye. Kasap, bu kalın deriyi sıcak sıcak kafası kazınıp kan içinde bırakılmış esirin kafasına sımsıkı sararmış.
Esirin kafasına deri geçirme işi tamamlandıktan sonra boynuna da başını yere sürtmesin diye bir kütük bağlanır, onun yürek parçalayan çığlıkları duyulmasın diye de ıssız bir yere götürülüp elleri ayakları bağlı, aç ve susuz bir şekilde kızgın güneşin altında birkaç gün bırakılırmış.
Sarı-Özek'in kızgın güneşine mankurt olmaları için bırakılan tutsakların çoğu ölür, beş-altı kişiden ancak bir ya da ikisi sağ kalırmış. Onları öldüren açlık ya da susuzluk değil, başlarına geçirilen soğumamış deve derisinin güneşte kuruyup büzülmesi, başlarını mengene gibi sıkıp dayanılmaz acılar vermesiymiş. Bir yandan deve derisi büzülüyor, bir yandan da kazınan saçlar uzayıp batıyormuş. Kıllar üste doğru çıkamayınca içeri doğru uzuyor ve diken gibi batıyormuş. Bu dayanılmaz acının sonunda tutsak ya ölür ya da aklını yitirirmiş.
Yakınları bir baskın düzenleyip onları kurtarmasın diye de yanlarına gözcüler koyulurmuş. Açık bozkırda her taraf kolayca görüldüğü için baskın yapmak hiç de kolay değilmiş. Juan-Juanların bir tutsağı mankurt yaptıkları duyulup öğrenilirse artık onu en yakınları bile gerek zorla gerek fidyeyle kurtarmak istemezmiş. Çünkü mankurt, vücuduna saman doldurulmuş bir korkuluktan farksızmış onlar için. Böyle bir işkenceye maruz kalan tutsak ya acılar içinde kıvranarak ölür ya da hafızasını tamamen yitirip ölünceye kadar geçmişini hatırlamayan bir köle olurmuş.
Juan-Juanlar, işkencenin beşinci günü sağ kalan var mı diye gelip bakarlarmış. Bir teki bile sağ kalmışsa amaçlarına ulaşmış sayarlarmış kendilerini. Hafızasını yitirmiş tutsağı alır, boynundaki kalıbı çıkarır, ona yiyecek verirlermiş.
Köle zamanla kendine gelir, yiyip içerek gücünü toplarmış ama o bir mankurtmuş artık, köle pazarında güçlü-kuvvetli on tutsak değerinde sayılırmış. Hatta Juan-Juanlar'ın arasında bir gelenek varmış ki buna göre aralarında çıkan bir kavgada bir mankurt öldürülürse bunun için ödenecek bedel, hür bir insanın ölümü için ödenecek bedelden üç kat fazla olurmuş.
Bir mankurt; kim olduğunu, hangi soydan geldiğini, ana babasını ve çocukluğunu bilmezmiş. İnsan olduğunun bile farkında değilmiş. Bilinci ve benliği olmadığı için de efendisine büyük avantaj sağlarmış. Ağzı var dili yok, itaatli bir hayvandan farksız, kaçmayı düşünmeyen, bu yüzden de hiç tehlike arz etmeyen biri… Bir nevi malkurt oluyor.
Köle sahibi için en büyük tehlike, kölenin başkaldırıp kaçmasıdır ama mankurt isyanı ve itaatsizliği düşünemeyen tek varlıkmış.Efendisine köpek gibi sadık, onun sözünden asla çıkmayan, başkalarını dinlemeyen, karnını doyurmaktan başka bir şey düşünemeyen… En pis, en çetin, en sabır isteyen işleri gıklarını çıkarmadan yapan…
Sarı-Özek'in ıssız, engin, kavurucu çöllerine ancak bir mankurt dayanabileceği için, buralarda deve sürülerini gütme işi onlara verilirmiş. Böyle yitik yerlerde bir mankurt, birkaç kişiye bedelmiş. Yanına yiyeceğini içeceğini verince yaz kış demeden o ilkel hayatta sızlanmayı düşünmeden kalabilirmiş. Onun için önemli olan tek şey efendisinin emirlerini yerine getirmekmiş.
Mankurt musunuz? Eğer öyleyseniz, beyniniz birilerinin elindedir. Annenizin sesini tanımıyor, babanızı hatırlamıyorsunuz. Ülkeniz sizi için herhangi bir coğrafyadır, milletiniz yoktur, bayrağınız bez parçasıdır. Kutsal kitabınızı okumuyor, peygamberinizi anmıyor, rabbinizi dinlemiyorsunuzdur. Varsa yoksa sizi mankurtlaştıran fikrin tesiriyle modern köleliğin kış uykusundasınız.
Bugünün mankurtlarını tanıdınız mı? Çocuklarınıza lütfen sahip çıkın. Aç ve çıplak kalsınlar ama kimsenin mankurtu olmalarına müsaade etmeyin. Ülkesini satan, insanını vuran, değerlerini tarumar edenlerin elinde birer köle olmasınlar. Dizinizin dibinde dursunlar, işlerine güçlerine baksınlar. Kuran'ı okusunlar, peygamberi ve rabbi bilsinler. Fikrin, maddenin, kulun ve pulun, makamın ve mevkinin kölesi olmasınlar.
Rabbim sen bizi bu sahte efendilerden ve ideolojilerden koru, onları hakla yeksan eyle. Her türlü kötülükten esirge bizi, onların küfre varan söylemlerinden de uzak tut.