Celladına Âşık Bir Millet
Melisa İzgi
Ömer Hayyam şöyle diyor:
“Celladına âşık olmuşsa bir millet,
İster ezan, ister çan dinlet;
İtiraz etmiyorsa sürü gibi illet,
Müstahaktır ona her türlü zillet.”
Bazı sözler vardır; söylendiği dönemi aşar, yıllar geçse de insanın karşısına yeniden çıkar. Ömer Hayyam’ın bu dizeleri de tam olarak böyle sözlerden biridir. Serttir, düşündürücüdür ve belki de en önemlisi, insanı kendi vicdanıyla baş başa bırakır.
Hayyam’ın anlatmak istediği yalnızca bir milletin başına gelenleri değildir. Asıl mesele, insanın yanlış karşısında ne yaptığıdır. Haksızlığı gördüğünde susuyor mu? Kendisine zarar veren bir düzeni savunmaya devam ediyor mu? Çoğunluğun peşinden gitmek, kendi aklını kullanmaktan daha mı kolay geliyor?
Çünkü bir toplum için en tehlikeli nokta, yanlışların yapılması kadar, yanlışların normalleşmesidir.
İnsanlar zamanla haksızlığa alışabilir. Önce karşı çıkar, sonra sessiz kalır, ardından kabullenir. En sonunda ise bir zamanlar itiraz ettiği şeyi savunmaya başlayabilir. İşte “celladına âşık olmak” ifadesi, belki de tam olarak bu dönüşümü anlatır.
Burada “itiraz” kelimesinin üzerinde özellikle durmak gerekir.
İtiraz etmek; bağırmak, kavga etmek veya herkese karşı çıkmak değildir. İtiraz etmek, gerektiğinde “Bu doğru değil.” diyebilmektir. Bir yanlışın karşısında, sırf başımıza iş gelmesin diye susmamaktır. Kendi çıkarımız uğruna başkasının hakkını görmezden gelmemektir.
Bir toplumun gelişebilmesi için eleştiriye ihtiyacı vardır. Çünkü eleştiri yoksa hata görünmez hâle gelir. Hata görünmez hâle geldiğinde ise düzeltilmesi de mümkün olmaz.
Bugün iletişim çağında yaşıyoruz. Herkesin konuşabildiği, düşüncesini paylaşabildiği bir dönemden geçiyoruz. Fakat konuşabilmek ile gerçek anlamda özgürce düşünebilmek aynı şey değildir.
Bazen sosyal çevremiz, bazen korkularımız, bazen alışkanlıklarımız bizi düşünmekten uzaklaştırabilir. İnsan, yalnız kalmamak için çoğunluğun düşüncesine teslim olabilir. Oysa çoğunluğun söylediği her şey doğru olmadığı gibi, azınlıkta kalmak da her zaman yanlış olduğumuz anlamına gelmez.
Belki de gerçek cesaret, herkes aynı şeyi söylerken farklı düşünebilmek; herkes susarken konuşabilmektir.
Hayyam’ın dizeleri bu yönüyle yalnızca yönetenlere veya yönetilenlere değil, hepimize bir sorumluluk yükler. “Ben ne kadar sorguluyorum?” sorusunu sormamızı ister.
Çünkü hiçbir toplum yalnızca başındaki insanlar kadar güçlü veya zayıf değildir. Toplumun gücü, bireylerinin bilinç düzeyiyle de ilgilidir. İnsanlar haklarını bilir, adaleti savunur, yanlış karşısında sözünü söyleyebilirse toplum güçlenir.
Aksi durumda ise sessizlik büyür.
Ve sessizlik büyüdükçe yanlışlar kendilerine daha fazla alan bulur.
Bu nedenle Hayyam’ın sözlerini yalnızca ağır ve karamsar bir şiir olarak okumamak gerekir. Bu dizeler aynı zamanda bir uyanış çağrısıdır. İnsana, kendi aklını başkasına teslim etmemesini; toplumlara ise sorgulama ve itiraz kültürünü kaybetmemelerini hatırlatır.
Sonuçta mesele, kimin ezanını ya da çanını dinlediğimizden çok daha derindedir. Mesele, kendi vicdanımızın sesini duyup duymadığımızdır.
Çünkü bir insanın veya bir toplumun gerçek özgürlüğü, istediği her şeyi söyleyebilmesinden önce, doğru bildiğini söylemekten korkmamasıyla başlar.
Ömer Hayyam’ın yüzyıllar öncesinden gelen bu sözleri bugün hâlâ bize aynı soruyu sorduruyor:
Yanlış karşısında susarak mı yaşayacağız, yoksa doğru bildiğimiz uğruna itiraz etmeyi mi seçeceğiz?
Belki de bir toplumun kaderini belirleyen en önemli ayrım, tam da burada başlıyor.