Melisa İzgi

Görünmeyen Yükler Ve Hayatın Ağır Terazisi

Melisa İzgi

Hayatın herkese eşit şartlar ve adil bir zemin sunmadığını anlamak için teorilere gerek yok; bazen sadece bir kaldırım kenarında soluklanan yaşlı bir adamın adımlarına bakmak, sessiz bir akşam vakti ışığı erkenden sönen evleri izlemek ya da bir insanın yorgun gözlerine odaklanmak yeterlidir. Kimimiz hayata birkaç adım önde, her türlü fırtınaya karşı korunaklı, güvenli bir sığınakta başlarken; kimimiz daha ilk günden dalgalı, fırtınalı bir denizin tam ortasına doğarız. Kendi seçimlerimizle biçimlendirdiğimizi varsaydığımız bu dünyada, aslında en temel doğrularımız ve imkânlarımız, tamamen elimizde olmayan rastlantıların birer sonucudur. Adalet, ne yazık ki hayatın doğasında var olan bir kural değil; insanoğlunun binlerce yıldır kurmaya çalıştığı, her fırsatta da kırılan nazik bir ülküdür.Toplumda ve yaygın kültürde sıkça tekrarlanan, kulağa hoş gelen bir ezber vardır: "Yeterince çabalayan her zaman başarır, emek veren mutlaka karşılığını alır." Bu söylem, başarılı olanların kendi vicdanını rahatlatma ve başarısını tamamen kendi üstün gayretine bağlama arzusundan doğar. Oysa hayatın soğuk ve katı gerçekliği her zaman bu kadar hayalperest işlemez. Gece gündüz demeden, tırnaklarıyla kazıyarak bir araya getirmeye çalıştığı mütevazı hayatı tek bir talihsizlikle, bir hastalıkla ya da görünmez bir engelle darmadağın olan milyonlarca insan vardır. Öte yanda, hiçbir çaba harcamadan, sırf doğru yerde ve doğru ailede doğduğu için tüm kapıların önüne ardına kadar açıldığı şanslı bir azınlık durur. Başlangıç çizgilerinin bu kadar farklı olduğu, kulvarların engebelerle dolu olduğu bir yarışta, herkesi aynı ölçüyle değerlendirmek ve geride kalanları sadece "yetersiz çaba" ile suçlamak, hayatın zaten haksızlık yaptığı insanlara bir de toplumsal bir yük bindirmekten başka bir şey değildir.
Üstelik hayatın adaletsizliği sadece maddi imkânlarla veya ekonomik koşullarla sınırlı kalmaz. Kimine cömertçe sunulan bedensel sağlık, zihinsel huzur ve sevgi dolu bir aile ortamı; kiminden daha çocuk yaşta, henüz ne olduğunu bile anlamadan esirgenir. Bir genç henüz kendi geleceğini, yeteneklerini veya hayallerini keşfetmeye bile vakit bulamadan, omuzlarına yüklenen erken yaşta geçim mücadelesiyle büyümek zorunda kalır. İçindeki gizli gücü, sanata, bilime veya edebiyata katabileceği değeri hiç kimse öğrenemeden, sadece ayakta kalabilmek için harcanıp giden ne çok yetenekli insan vardır etrafımızda. Oysa kabiliyet, zekâ ve iyi niyet insanlığa eşit dağılmışken; imkânlar, fırsatlar ve şans ne yazık ki son derece adaletsiz bir şekilde dağıtılır.Peki, hayatın bu acımasız, dengesiz ve rastlantısal dengesi karşısında insan olarak duruşumuz ne olmalı? Hayat bazı insanlara haksızlık yapıyor diye, birbirimize karşı olan adalet ve vicdan sorumluluğumuz ortadan kalkar mı? Tam aksine. Mademki doğa, kader ya da hayat herkese eşit davranmıyor; o halde insanı gerçekten insan yapan temel değer, bu var olan eşitsizliği derinleştirmek değil, birbirimizin yükünü hafifletmektir. Hayatın adaletsiz davrandığı insanlara karşı toplumun, kurumların ve bireylerin en büyük borcu; liyakati korumak, yeni haksızlıklar üretmemek ve duygudaşlığı soyut bir kavram değil, somut bir yaşam biçimi haline getirmektir.Hiç kimse doğacağı yeri, ailesini, soy genetiğini veya karşısına çıkacak talihsizlikleri seçme şansına sahip değildi. Ancak bizlerin; bir başkasının sessiz mücadelesine saygı duyma, haksızlığa uğrayanın yanında durma ve elimizdeki imkânlar nispetinde adaleti tesis etme şansımız var. Hayatın kendisi adil olmayabilir; ama bizler birbirimize karşı adil olmak, birbirimizin hakkını gözetmek zorundayız. Çünkü bir toplumun gerçek gelişmişlik ve uygarlık düzeyi, en şanslılarının ulaştığı zirvelerle değil; hayatın haksızlık yaptığı insanlarına ne kadar adil bir zemin sunabildiği ve onların elinden ne kadar tutabildiğiyle ölçülür.

Yazarın Diğer Yazıları