Siz öldürmeyi iyi bilirsiniz bayım!
Yaşına, cinsiyetine bakmadan, kim olduğunu bile bile sıkarsınız kurşunu bir insanın göğsüne. Çocuk olması da değiştirmez bazen kararınızı. Çünkü savaşın en korkunç eşiği, karşınızdakini insan olarak görmekten vazgeçtiğiniz yerde aşılır.
Bombalar düşer şehirlerin üzerine. Evler yıkılır, sokaklar enkaza döner, ibadethaneler çiğnenir. Ablukalar kurulur; su ve elektrik kesilir, ilaç ve ekmek bulunmaz.
Sonra bütün bu yıkımın ortasında bir çocuk çıkar karşınıza.
Elinde silah yoktur.
Belki oyuncağını arıyordur enkazın altında. Belki annesini… Belki de artık arayabileceği hiçbir şeyi kalmamıştır.
İşte bütün büyük nutukların sustuğu yer orasıdır.
Çünkü bir çocuğun yıkılmış evinin önünde hiçbir siyasi gerekçe yeterince büyük değildir. Bir annenin feryadı karşısında hiçbir silah haklı görünmez.
Ve bir gün o çocukların çalınan hayalleri, annelerin feryatları, babaların çaresizliği gelip insanlığın yakasına yapışacaktır:
“Siz öldürmeyi iyi bilirsiniz bayım!”
Kana…
Sabra…
Şatila…
Ve hafızamızın isimlerini saymaya yetişemediği nice yer…
İnsanlık yalnızca öldürenlerin yaptıklarıyla değil, seyredenlerin sessizliğiyle de yaralanıyor. Çünkü zulüm sadece tetiği çeken elden değil, ona bakıp susanlardan da cesaret alıyor.
İnsanı rakama dönüştürdüğünüz anda gerisi kolaylaşıyor.
Ölen çocuk değildir artık; “kayıp”tır.
Ölen kadın değildir; “istatistik”tir.
Yıkılan yuva değildir; “hedef”tir.
Aç kalan insan değildir; “abluka altındaki nüfus”tur.
İnsanlık tam da burada kayboluyor.
Sonra ağzınızda “barış” kelimesiyle konuşuyor, elinizde silahla “özgürlük”, enkazların önünde “güvenlik” diyorsunuz.
Oysa kelimeler yapılanların üzerini sonsuza kadar örtemez.
Çünkü tarihin kötü bir huyu vardır: Unuttuğumuzu sandığımız şeyleri bir gün yeniden önümüze koyar.
Filistinliler…
Evleri başlarına yıkılan, topraklarından sürülen, sokakları işgal edilen; suya, elektriğe, ilaca ulaşamayan insanlar…
Çocuğunu kucağında taşıyan babalar…
Enkaz başında evladının adını haykıran anneler…
Ve bütün dünyanın gözleri önünde yaşananlara rağmen yurtlarından vazgeçmeyenler…
Onları yalnızca rakamlardan ibaret görenler bir şeyi unutuyor:
Her rakamın bir adı vardı.
Bir annesi, bir babası, bir evi, bir sevdiği, bir hayali vardı.
Belki doktor olacaktı.
Belki öğretmen.
Belki hiçbir büyük hayali yoktu; yalnızca yaşamak istiyordu.
Ama yaşayamadı.
“Ölünün arkasından konuşulmaz.” derler bizim buralarda.
Doğrudur; fakat ölüm, yapılanları masumlaştırmaz. Bir insanın ölmesi geçmişte yaptıklarını tarihten silmediği gibi, bir devletin gücü de yaptığı haksızlığı haklı hâle getirmez.
Kim yaparsa yapsın, bir çocuğun öldürülmesinin mazereti yoktur.
Bir annenin acısının milliyeti yoktur.
Enkaz altında kalan insanın dini sorulmaz.
Mazlumun kimliğine bakılmaz.
Çünkü vicdan, mazlumun kimliğine göre taraf seçmeye başladığı gün vicdan olmaktan çıkar.
Bugün Filistin için konuşuyorsak mesele yalnızca Filistin değildir. Mesele insanlıktır.
Mesele, dünyanın herhangi bir yerinde bir insanın diğerinden daha değersiz sayılmasına itiraz edebilmektir. Öldürülen çocukların hangi milletten olduğuna bakmadan “Çocuklar öldürülmesin!” diyebilmektir.
Mesele, güçlünün yaptığı her şeyi meşru kabul etmemektir. Ve zulmün karşısında susmamaktır.
Çünkü gün gelir silahlar susar. Tanklar paslanır.