“Her fani gibi ben de öleceğim. Mezarıma anıt yapmayın. Öldüğümde Osmanlı askerleriyle, Bosna şehitleriyle yan yana yatmak istiyorum.”
Bu sözlerle anılan Bilge Kral Aliya İzzetbegoviç’i, vefatının 23. yıl dönümünde rahmetle, minnetle ve hürmetle anıyorum.
O yalnızca bir komutan değildi. Bir devlet adamı, bir düşünür, bir mütefekkir, bir edip ve her şeyden önce bir dava adamıydı. Kalemiyle düşündü, fikriyle direndi, inancıyla ayakta kaldı, milletinin kaderini omuzlarında taşıdı. Allah her ülkeye senin gibi bir lider nasip etsin, Bilge Kral!
Onun çağı aşan fikirlerini, inancını, kararlılığını, edebî kişiliğini ve insanlığını kendi ifadeleriyle tanımanızı istedim. Belki bu satırlar onu tanımak için küçük bir yol, bir işaret, aralanmış bir kapı olacaktır. Çünkü bazı insanlar yalnızca yaşadıkları çağın değil, kendilerinden sonra gelecek çağların da vicdanıdır. Aliya da onlardan biriydi.
“Başını hep dik tut…” diye başlayan ve ölüm karşısında bile insanın vakarını korumasını öğütleyen dizeler ona atfedilir. O, başını dik tutmayı yalnızca öğütleyenlerden değil, hayatı boyunca bunun bedelini ödeyenlerdendi. İnancı vardı. İnandığı değerler uğruna mücadele etme cesareti de…
Peki, 11 Temmuz 1995’te neler yaşandı? Srebrenitsa’da insanlık bir kez daha öldü!
Bosnalı Müslümanlar, Avrupa’nın göbeğinde, dünyanın gözleri önünde soykırıma uğradı. 8.372 kurbanın adıyla anılan bu büyük insanlık suçunda binlerce insan katledildi. Anneler evlatsız, çocuklar babasız, kadınlar eşsiz bırakıldı. Ve tüm dünya seyretti! Medeniyet nutukları atanlar sustu. İnsan haklarını dillerinden düşürmeyenler sessizliğe gömüldü. Avrupa’nın ortasında, yirminci yüzyılın sonlarında, insanlığın yüz karası bir vahşet yaşandı.
Bilge Kral, yaşadıkları karşısındaki şaşkınlığını şu sözlerle dile getirmişti: “Aslına bakarsanız içinde yaşadığımız mekân ve çağdan dolayı bir katliam beklemiyorduk. Yaşadığımız mekân Avrupa. İçinde bulunduğumuz çağ, yirminci yüzyılın sonuydu.” Demek ki medeniyet, yüksek binalarla, geniş caddelerle, parlak vitrinlerle ölçülmüyormuş. Demek ki insanın medeni görünmesi, insan kalabildiği anlamına gelmiyormuş. En vahşi olan, bazen en medeni görünendi! En kirli eller, bazen en beyaz eldivenlerin içindeydi! Mehmet Âkif’in o sarsıcı dizeleri geliyor aklıma:
“Nerde gösterdiği vahşetle ‘Bu, bir Avrupalı!’
Dedirir yırtıcı, his yoksulu sırtlan kümesi?”
Âkif’in asırlar öncesinden yükselen itirazıyla Aliya’nın yaşadığı acı, aynı vicdanın iki ayrı feryadı gibi geliyor bana. Aliya, dünyanın vicdanına seslenirken Bosnalıların kendilerini savunma hakkının tanınmasını istiyordu. Çocuklar öldürülürken, kadınlar tecavüze uğrarken, kutsal mekânlar yıkılırken kendilerini koruyabilmek için yardım talep ediyordu.
Ne acıdır ki kendilerini savunmaya çalışan insanların elleri bağlanmıştı. Kurtların önüne bırakılmış kuzular gibiydiler. Bahaneler hazırdı. Planlar yapılmıştı. Silahlar doğrultulmuştu.
Bosnalıların elleri arkadan bağlanıyor, insanlar topluca infaz ediliyordu. Toplu mezarlar açılıyor, cesetler başka yerlere taşınıyor, işlenen suçların izleri silinmeye çalışılıyordu. Aradan yıllar geçti.
Hâlâ toplu mezarlar bulunuyor. Hâlâ kimliği belirlenemeyen kurbanlar var. Hâlâ bir annenin evladını, bir kadının eşini, bir çocuğun babasını aradığı bu topraklarda DNA testleriyle kimlik tespiti yapılıyor.
Düşünebiliyor musunuz? Bir insanın sevdiğine kavuşma umudu, bazen bir mezarın açılmasına kalıyor! Bir annenin son tesellisi, oğlundan geriye kalan birkaç kemiğe sarılmak oluyor! İşte böyle bir acının ortasında Aliya, insanlığından vazgeçmedi.
Onun liderliğini büyük yapan yalnızca düşmana karşı gösterdiği direniş değildi. Asıl büyüklüğü, bütün bu vahşete rağmen kendi insanlarına kötülüğü öğretmemesiydi.
Anlatılan bir hadiseye göre askerlerinden biri kendisine gelerek Sırpların kadınlara, çocuklara ve yaşlılara yaptıklarını hatırlatmış, aynı şekilde karşılık verilmesi gerektiğini söylemişti. Aliya’nın cevabı ise tarihe geçecek kadar anlamlıydı:
“Sırplar bizim öğretmenimiz değiller.” Ne muazzam bir cevap! Ne büyük bir ahlak!
Ne derin bir insanlık anlayışı! Bir cümleyle savaşın ortasında insan kalabilmenin dersini veriyordu. Çünkü kötülük, kötülük yapana yakışır ve onun üzerinde kalır. Zulüm, mazlumun değil zalimin alnına yazılır.
İntikam başka, adalet başkadır. İntikam yeni düşmanlıklar üretir, adalet ise yaraları sarabilmenin yolunu açar.
Aliya’nın düşünce dünyasında bu ayrımın önemli bir yeri vardı. Geçmişi unutmamak gerektiğini savunurken nefretin geleceği esir almasına da karşı çıkıyordu. Ona atfedilen şu söz, Bosna’nın yaşadığı büyük acının hafızalara kazınmış ifadesidir: “Unutulan soykırım tekrarlanır.”Unutmayacağız elbette! Ama unutmamak, nefretle yaşamak değildir. Unutmamak, aynı acıların bir daha yaşanmaması için insanlığın vicdanını diri tutmaktır.
Bugün dünyanın neresinde bir çocuk öldürülüyorsa, nerede bir kadın zulme uğruyorsa, nerede bir insan inancından, kimliğinden ya da düşüncesinden dolayı aşağılanıyorsa orada Aliya’nın savunduğu insanlık anlayışına ihtiyaç vardır. Ne yazık ki dünyanın birçok yerinde hâlâ silahlar konuşuyor. Hâlâ güçlü olanın haklı sayıldığı, haklı olanın ise yalnız bırakıldığı bir düzen hüküm sürüyor.
Demokrasi diyorlar! İnsan hakları diyorlar! Özgürlük diyorlar! Peki, bütün bunlar yalnızca güçlülerin hakkı mı? Mazlumların hakkı nerede?
Söz konusu kendi çıkarları olunca ayağa kalkanlar, başkalarının çocukları öldürüldüğünde neden susuyorlar? İşte asıl mesele budur!
Medeniyet, yalnızca kendine benzeyenin hakkını savunmak değildir. Kendinden olmayanın da yaşam hakkını kutsal bilmektir. Aliya’nın büyüklüğü biraz da buradaydı.
O, yalnızca kendi halkının özgürlüğünü değil, savaşın ortasında bile insan olmanın onurunu savunuyordu. Avrupa’ya başı dik gidebildiğini söylerken bunun gerekçesini çocukları, kadınları ve yaşlıları öldürmemiş olmalarına, kutsal mekânlara saldırmamalarına bağlıyordu.
İşte gerçek zafer buydu! Düşmanı yenmekten önce, düşmana benzememek! Bir milletin yalnızca topraklarını değil, ahlakını da korumak!
Bilge Kral’ın devlet anlayışı da üzerinde durulmaya değerdi. O, devletsiz kalmanın ne demek olduğunu bilen bir liderdi. Bir milletin bağımsızlığının, onurunun ve geleceğinin güçlü kurumlarla korunabileceğinin farkındaydı. Devletin önemini anlatırken milletsiz devletin değil, devletsiz bırakılmış milletin karşılaşacağı tehlikelere dikkat çekiyordu. Çünkü devlet yalnızca sınır çizgisi değildir. Bir milletin hafızasıdır, iradesidir, geleceğidir.
Devlet, adaletle anlam kazanır. İnsanına sahip çıktığı ölçüde büyür. Zulmün değil hakkın yanında durduğu müddetçe değer taşır. Bizim tarihimizde Şeyh Edebali’nin öğütlerinde karşılık bulan insanı yaşatma düşüncesiyle Aliya’nın devlet anlayışı arasında da ahlaki bir yakınlık görüyorum. İnsanı yaşatmak! İnsanın onurunu korumak! İnsanı devletin varlık sebebi olarak görmek! Ne güzel bir anlayış!
Aliya’nın cesareti de dillere destandı. Savaş sırasında Saraybosna sokaklarında yürürken bombardıman başladığı, çevresindekilerin yere yattığı, kendisinin ise yürümeyi sürdürdüğü anlatılır. Bu hikâyenin ayrıntıları ne olursa olsun, onun savaş yıllarında gösterdiği cesaret tartışılmazdır. Çünkü Aliya, halkının acısını uzaktan seyreden bir yönetici değildi. Kaderini milletinin kaderinden ayırmamıştı. Ancak cesaret yalnızca savaş meydanında gösterilmez. Bazen en büyük cesaret, savaşabilecek gücün varken barış masasına oturabilmektir.
1995 yılında Dayton Barış Antlaşması’nın görüşmeleri sırasında Aliya’nın yaşadığı büyük ikilem de buydu. Bir yanda adaletsiz bulduğu şartlar, diğer yanda devam eden savaşın getireceği yeni ölümler… Kolay değildi! Hiç kolay değildi! Bir komutan olarak savaşmaya devam edebilirdi. Fakat bir devlet adamı olarak halkının daha fazla ölmesini istemiyordu. “Bu adil bir barış olmayabilir fakat süren bir savaştan daha iyidir.” Bu söz, onun barış konusundaki yaklaşımını özetliyordu.
Dayton görüşmelerini hayatının en zor görevlerinden biri olarak değerlendirmesi boşuna değildi. Çünkü bazen barış masasında atılan bir imza, savaş meydanında verilen bir karardan daha ağırdır. Bir yanda onur, diğer yanda hayat…
Bir yanda haklılık, diğer yanda mezarlıklar… Bir yanda zafer arzusu, diğer yanda evladını bekleyen anneler… Aliya biliyordu ki savaşın kazananı olsa bile kaybedilen canların geri dönüşü yoktu. Onun derdi muzaffer bir komutan olarak anılmak değil, ülkesine yaşanabilir bir barış getirmekti. İşte devlet adamlığı biraz da budur! Kendi şöhretinden önce milletinin geleceğini düşünmek! Alkışlardan önce insanların hayatını önemsemek! Zafer naralarından önce çocukların ağlamasını duymak!
Aliya, inancını da hayatının merkezine koymuştu. Müslüman olduğunu ve Müslüman olarak kalmaya kararlı bulunduğunu açıkça ifade eden bir düşünürdü. Ancak onun İslam anlayışında yalnızca aidiyet değil; ahlak, sorumluluk, adalet ve insan onuru da vardı. O, inancını savunurken başka inançların mensuplarına zulmedilmesini meşru görmedi. Çünkü bir insanın dinine bağlı olması, başka insanların hayatını değersiz görmesini gerektirmez. Tam tersine, gerçek inanç insanı daha merhametli, daha adil ve daha sorumlu kılmalıdır.
Aliya’nın bize bıraktığı önemli derslerden biri de budur. O bir dava adamıydı. Hak adamıydı.
Devlet adamıydı. Ama aynı zamanda bir aşk adamıydı! Evet, aşk adamı! Onun hayatında savaşların, hapishanelerin, siyasi mücadelelerin ve devlet meselelerinin yanında bir de Halide vardı.Gençlik yıllarında tanıdığı, 1949 yılında evlendiği eşi Halide… Aliya’nın hatıralarında bu sevginin ne güzel bir yeri vardır!
İkinci Dünya Savaşı yıllarında Saraybosna semalarında bombardıman tehlikesini haber veren sirenler çalardı. İnsanlar korkuyla sığınaklara koşarken iki genç, boşalan sokaklarda birbirleriyle buluşmanın fırsatını bulurdu. Aliya ve Halide… Siren sesleri arasında başlayan buluşmalar… Boş sokaklar… Sessiz parklar… Birbirine tutunan iki yürek… İnsanlar ölümden kaçarken onlar birbirlerine koşuyorlardı. Ne garip değil mi? Birileri için korkunun habercisi olan sirenler, iki âşık için kavuşmanın işareti olabiliyordu. Kendilerine hiçbir şey olmayacağını söyleyerek birbirlerini teselli ediyorlardı. Belki de o yıllarda siren seslerinden hoşnut olan iki insan yalnızca onlardı. İşte hayat! Bir yanda savaş, bir yanda sevda… Bir yanda ölüm korkusu, diğer yanda yaşama arzusu… Bir yanda yıkılan şehirler, diğer yanda birbirinin gözlerinde yeni bir dünya kuran iki insan…
Aliya’nın büyüklüğünü yalnızca devlet yönetiminde aramamak gerekir. Bir kadını sevebilmesinde, bir çocuğun acısını duyabilmesinde, bir milletin gözyaşını kendi gözyaşı sayabilmesinde de aramak gerekir.
Çünkü sevmesini bilmeyen bir yüreğin insanlığı ne kadar savunabileceği tartışılır.
Bir insanın kalbinde merhamet yoksa elindeki güç neye yarar? Bir devlet adamının vicdanı yoksa yönettiği devlet ne kadar büyük olabilir?
Aliya’nın hayatı, işte bütün bu sorulara verilmiş uzun bir cevap gibidir. Bugün dönüp dünyaya bakıyorum. Kaç Aliya var yeryüzünde? Kaç lider, milletinin acısını kendi acısı gibi hissediyor?
Kaç devlet adamı, iktidarını değil insanını korumayı önceliyor? Kaç komutan, savaşın ortasında bile düşmanının yöntemlerini reddedebiliyor? Kaç yönetici, zafer kazanmak yerine adil bir barışın peşinden koşabiliyor?
Ve kaç insan, bunca acının ortasında sevgisini, inancını, merhametini koruyabiliyor?
Kolay değildir Aliya olmak! Bir milletin umudu olmak kolay değildir. Bir halkın yarasına merhem, bir ülkenin geleceğine ışık olmak kolay değildir.
Hele ki dünyanın sustuğu yerde konuşmak, korktuğu yerde direnmek, nefret ettiği yerde adaleti savunmak hiç kolay değildir. Aliya bunları yapmaya çalıştı. Eksikleri, zor kararları, siyasi tartışmalara konu olan tercihleri elbette vardı. Çünkü o da her insan gibi yaşadığı çağın ağır şartları içinde kararlar vermek zorundaydı. Ama geriye bıraktığı en önemli miraslardan biri, bütün bu acılara rağmen insanlık onurundan vazgeçmemesiydi.
Şimdi anlıyorum ki bazı insanlar öldükten sonra da yaşamaya devam ediyor. Bir milletin hafızasında… Bir çocuğun duasında… Bir annenin gözyaşında… Bir şehrin sokaklarında…
Bir mezar taşının sessizliğinde… Ve bazen tek bir cümlede: “Sırplar bizim öğretmenimiz değiller.”
Korkma Bosna! Senin sırtını yaslayacağın bir tarih, başını dik tutmanı sağlayacak bir mücadele ve hafızandan silemeyeceğin bir Aliya’n var. Bilgeydi. Vatanseverdi. İnançlıydı.
Kararlıydı. Her şeyden önemlisi, savaşın ortasında insan kalmanın değerini biliyordu.
Ruhun şad, mekânın cennet olsun ey Bilge Kral!
Sen yalnızca Bosna’nın değil, zulme karşı direnen bütün vicdanların hafızasında yaşayacaksın. Çünkü bazı insanlar toprağa gömülür, bazıları ise bir milletin yüreğine…
Sen bir milletin yüreğine gömüldün, Aliya! Ve orada yaşamaya devam edeceksin.