Gürhan Gürses

Karanlıkdere

Gürhan Gürses

Suna Topçu’nun Karanlıkdere romanını okurken kendinizi o köyün insanlarından biri gibi hissediyorsunuz. Tarlalarda çalışanların yanından geçiyor, ormanın sessizliğine kulak veriyor, derenin kıyısında durup olup bitenleri seyrediyorsunuz. Hatta zaman zaman kahramanların hayatına müdahale etmek, onlara bir şeyler söylemek istiyorsunuz. Çünkü bu romanda anlatılanlar bize hiç de yabancı değil.

Bir köyün geçmişi, bir coğrafyanın hafızası, insanların birbirleriyle ilişkileri, kadınların suskunluğu, erkeklerin güç mücadelesi ve bütün bunların arasında kendi hayatına yön vermeye çalışan insanlar… Topçu, bütün bunları bir hikâyenin içinde buluşturuyor.

Romanın merkezinde Mustafa var ama Karanlıkdere yalnızca Mustafa’nın hikâyesi değil. Annesi Döndü’nün, Halime’nin, Salim’in ve aynı topraklarda yaşayıp birbirlerinin kaderine dokunan insanların da hikâyesi. Yazar, kahramanlarını yaşadıkları coğrafyadan koparmıyor. Onları tarlaların, ormanların, derelerin, köy yollarının ve geleneklerin içinde anlatıyor. Böylece mekân, olayların geçtiği sıradan bir yer olmaktan çıkıyor. Neredeyse romanın kahramanlarından birine dönüşüyor.

Karanlıkdere, insanı daha ilk anda düşündürüyor. Karanlık olan dere mi yoksa o derenin kıyısında yaşayan insanların iç dünyası mı?

Romanın beni en çok düşündüren taraflarından biri, sevgiyle sahiplenme arasındaki o ince çizgiyi sorgulaması oldu. Halime’yle Salim arasındaki gönül ilişkisi, Mustafa’nın kıskançlığıyla başka bir boyut kazanıyor. Bir insanın sevdiğini sandığı kişiye karşı beslediği duygular, zamanla başkasının hayatına müdahale etme arzusuna dönüşebiliyor. Peki, bu gerçekten sevgi midir?

İnsan sevdiği için mi mücadele eder, yoksa sevdiğini kaybetmeyi kabullenemediği için mi başkasının hayatına hükmetmeye çalışır? Bence üzerinde uzun uzun düşünülmesi gereken bir mesele bu. Çünkü sevmek başka, sahip olmak başka şeydir. Bir insanı sevmek, onun hayatı üzerinde hak sahibi olmak anlamına gelmez. Sevdiğiniz insanın da bir iradesi, bir tercihi, bir gönlü vardır. Ne var ki hayatın içinde bu gerçeği kabullenemeyen insanlarla karşılaşırız. Mustafa’nın yaşadığı duygusal çatışma da bize bunu düşündürüyor.

Halime’yse kendi hayatına dair söz sahibi olmak isteyen bir genç kadın olarak karşımıza çıkıyor. Sevdiği insanla bir gelecek kurmak istiyor fakat onun isteğiyle başkalarının ondan bekledikleri aynı değil. İşte insanın kaderi bazen tam da burada düğümleniyor. Birinin mutluluğu, bir başkasının kıskançlığına takılıp kalıyor. Ve ne yazık ki bu tür çatışmaların bedelini çoğu zaman kadınlar ödüyor.

Romandaki kadın karakterler üzerinde ayrıca durmak gerekiyor. Döndü… Mustafa’nın annesi. Ama onu yalnızca bir anne olarak görmek, karakterin taşıdığı anlamı daraltır. Döndü, geçmişinde yaşadığı şiddetin, korkuların ve çaresizliklerin izlerini bugüne taşıyan bir kadın.
Bazı insanlar geçmişi geride bırakır, bazılarıysa geçmişini ömrü boyunca sırtında taşır. Döndü bana ikinci gruptaki insanları hatırlattı.

Yaşanan acılar her zaman yaşandıkları yerde kalmıyor. Bazen bir annenin suskunluğunda, bazen bir oğlun davranışlarında, bazen de başka bir kadının hayatında yeniden karşımıza çıkıyor.
İnsanın aklına şu soru geliyor: “Geçmişinde acı çekmiş biri, aynı acının başkasına yaşatılmasına neden her zaman engel olamaz?” Bunun cevabı kolay değil.

Halime’yse başka bir mücadelenin içinde. O, sevmek istiyor. Sevdiği insanı seçmek, kendi geleceğine karar vermek istiyor. Aslında istediği şey, her insanın en doğal hakkı. Fakat bazen en doğal haklar bile başkalarının kararlarına teslim ediliyor.

Bir kadının kimi seveceğine, kiminle evleneceğine, nasıl yaşayacağına başkaları karar vermeye kalkışıyor. Üstelik bütün bunlar kimi zaman gelenekle, kimi zaman töreyle, kimi zaman da namus anlayışıyla açıklanıyor. Oysa insanın iradesini yok sayan hiçbir anlayış, sırf geçmişten bugüne taşındığı için doğru kabul edilemez.  Karanlıkdere’nin toplumsal yönü de burada belirginleşiyor. Çünkü romandaki acılar yalnızca kişilerin kötülüklerinden doğmuyor. İnsanları biçimlendiren alışkanlıkların, korkuların, toplumsal baskıların ve güç ilişkilerinin de bu acılarda payı var.

Döndü’nün suskunluğuyla Halime’nin çığlığı arasında görünmez bir bağ hissediyorsunuz. Biri geçmişin acısını taşıyor, diğeri kendi geleceğini kurtarmaya çalışıyor.

Suna Topçu’nun anlatımında dikkatimi çeken özelliklerden biri de yöresel konuşma biçimlerini koruması oldu. Bunu önemsiyorum. Çünkü bir coğrafyayı anlatmak, yalnızca onun dağlarını, derelerini, köylerini ve yollarını tarif etmek değildir. O coğrafyanın insanlarını kendi sesleriyle konuşturabilmek de gerekir.

Bir annenin çocuğuna seslenişi, bir köylünün öfkesi, bir ihtiyarın duası, bazen tek bir kelimenin söylenişinde saklıdır. “Deel”, “gız” gibi yöresel ifadeler, yalnızca konuşmaya renk katan kelimeler değildir. O insanların ait oldukları kültürün, yaşadıkları çevrenin ve geçmişten bugüne taşıdıkları dilin izleridir.

Dil, insanın hafızasıdır biraz da. Hatta insanın memleketidir. Bir kelimeyi duyarsınız, yıllar önce ayrıldığınız köyünüz gelir aklınıza. Bir sesleniş duyarsınız, annenizin sesi çınlar kulağınızda. İşte yerel ağzın edebiyattaki gücü biraz da buradan gelir. Ancak burada dikkat edilmesi gereken bir nokta var. Yöresel kelimeleri kullanmak tek başına yeterli değildir. O kelimelerin karakterlerin dünyasına yakışması, konuşmaların doğal akışını bozmaması gerekir. Topçu’nun yerel söyleyişleri anlatıya katması, kahramanların inandırıcılığını güçlendiren unsurlardan biri. Bunu yazarın kaleminde bir zenginlik olarak görüyorum.

Romanda doğanın da kendine özgü bir dili var. Dere, orman, tarla, kuşlar, köy yolları ve mevsimler… Bunların hiçbiri yalnızca bir manzara oluşturmak için anlatılmıyor. Özellikle güz mevsiminin yaklaşması dikkat çekici. Yazın bereketi yavaş yavaş geride kalırken insan hayatında da değişimlerin habercisi olabilecek bir hava beliriyor.

Doğanın değişimiyle insanın değişimi birbirine yaklaşıyor. Bir serçenin yuvası, bir tütün kesesi, köy yolundan geçen bir kamyon… İlk bakışta sıradan ayrıntılar gibi görünebilir bunlar. Oysa edebiyatta bazen en küçük ayrıntı, en büyük duygunun taşıyıcısı olur.

Bir tütün kesesi, sahibinin hatırasını saklayabilir. Bir kuş yuvası, insanın korunma ve ait olma ihtiyacını düşündürebilir. Köy yolundan geçen bir kamyon, yalnızca insanları değil, değişen bir hayatın izlerini de taşıyabilir. Yeter ki yazar o ayrıntının hakkını verebilsin. Topçu’nun doğayla insanı yan yana getiren anlatımı, romanın atmosferini güçlendiriyor.

Romanda ayrıca takdir ettiğim bir başka husus var. Suna Topçu, erkek karakterlerin duygularını, kıskançlıklarını, korkularını ve iç çatışmalarını da inandırıcı biçimde anlatıyor. Özellikle Mustafa’nın ruh dünyası, yalnızca yaptıklarıyla değil, davranışlarının ardındaki duygularla da düşünülmesi gereken bir alan açıyor.

Bir kadın yazarın erkek karakterlerin iç dünyasını bu denli gerçekçi yansıtabilmesi, karakter oluşturmadaki gözlem gücünü gösteriyor. Elbette edebiyatta asıl mesele yazarın kadın ya da erkek olması değil, anlattığı insanı ne kadar iyi tanıdığıdır.

İyi bir romancı, kendi yaşamadığı hayatları da anlayabilmeli, kendi dünyasından farklı insanların korkularını ve tutkularını da anlatabilmelidir. Topçu’nun karakterlerine yaklaşımında bu çabanın izlerini görüyoruz.
Üstelik karakterleri yalnızca iyi ya da kötü olarak değerlendirmek de yeterli değil. İnsan dediğimiz varlık, çelişkileriyle insandır. Bazen severken incitir, bazen korumaya çalışırken zarar verir. Bazen kendi korkularını başkasının hayatına yükler. Edebiyatın gücü de insanın bu karmaşık taraflarını gösterebilmesindedir.

Romanın üzerinde durduğu meselelerden biri de kötülüğün yalnızca kötü insanlarla açıklanamayacağı gerçeği. Bazen bir gelenek, bazen yanlış yorumlanan bir namus anlayışı, bazen kıskançlık, bazen de toplumun sessizliği insan hayatını karartabiliyor. Dahası, kimi zaman kötülük yapan kadar kötülüğe sessiz kalan da o karanlığın büyümesine neden olabiliyor.

İşte romanın adı burada başka bir anlam kazanıyor. Karanlık, yalnızca derenin adı değil.
Karanlık, bir kadının korkudan konuşamadığı andır. Karanlık, sevginin zorbalığa dönüştüğü yerdir. Karanlık, insanın başka bir insanın iradesini yok saymasıdır. Ve belki de en büyük karanlık, bütün bunlara tanık olduğu hâlde susan insanların vicdanıdır. Çünkü bazı acılar yalnızca onları yaşatanların eseri değildir. O acılara göz yumanların da payı vardır. Karanlıkdere’yi okurken insan ister istemez bu gerçeği düşünüyor.

Suna Topçu, Karanlıkdere romanında Anadolu insanının hayatına, geleneklerine, sevdalarına ve acılarına bakarken bizi yalnızca bir köyün sınırları içinde bırakmıyor. Anlatılanların benzerleri başka köylerde, başka şehirlerde, başka hayatlarda da yaşanabilir. Çünkü kıskançlığın, korkunun, baskının ve şiddetin belirli bir coğrafyası yoktur. İnsan neredeyse bunlar da orada karşımıza çıkabilir.

İyi edebiyatın görevi yalnızca acıyı anlatmak değildir. Acının nasıl doğduğunu, nasıl büyüdüğünü ve insanın hayatında ne gibi yaralar açtığını da gösterebilmektir. Bence Karanlıkdere’nin üzerinde düşünülmeyi hak eden tarafı da bu. Roman, insanın kendi kaderi üzerindeki söz hakkını sorgulatıyor. Gerçekten kendi hayatımızı mı yaşıyoruz? Yoksa başkalarının bizim için biçtiği hayatın içinde mi yaşamaya çalışıyoruz? Mustafa’nın, Halime’nin ve Döndü’nün hikâyeleri, okuru bu sorularla baş başa bırakıyor.

Bir de şu var: Kader dediğimiz şeyin ne kadarı bizim tercihlerimizden, ne kadarı başkalarının bize yaşattıklarından oluşuyor? İnsan bazen kendi kararlarının sonucunu yaşar. Bazen de hiç istemediği bir hayatın içine sürüklenir. Ve ne yazık ki bazı insanların kaderini, kendilerinden çok başkaları belirlemeye kalkışır. Suna Topçu’nun romanı, işte bu noktada yalnızca bir köy hikâyesi olmaktan çıkıp insanın ortak meselelerine uzanıyor. Kitabı bitirdiğinizde geriye yalnızca kahramanların başından geçenler kalmıyor. Bir derenin sesi, bir ormanın sessizliği, bir annenin geçmişi ve bir genç kadının çığlığı da kalıyor.

Bazı dereler yalnızca su taşımaz. Kıyılarında yaşanan sevdaları, ayrılıkları, acıları ve susturulmuş hikâyeleri de taşır. Suları akar gider ama hatıraları kalır. Karanlıkdere de bana böyle bir dereyi hatırlattı.

Yazarın Diğer Yazıları